Eh işte! Demek ne kadar zor artık. Özellikle sosyal medyanın hayatımızın merkezi haline gelmesiyle beraber her duyguyu uçta yaşamaya başladık. Hayatımı değiştiren kitaplar, en etkilendiğim filmler diye sunuluyor her tüketilen içerik, çünkü başka türlüsü dikkat çekmiyor. Uçlarda deneyimlemek istiyoruz hayatı; daha fazla korku, daha fazla heyecan olsun istiyoruz. Sürekli abartıya maruz kaldığımız için sıradan olanın kıymetini göz ardı etmeye meyilli oluyoruz. Ama hayat çoğu zaman sıradandır. Ve bu sıradanlık: bazen bir kahve içiminde edilen sohbet, bazen bir kitabın arasında bizi sarıp sarmalayan bir cümle, bazen sadece gökyüzüne bakmak. Tüm bunların kıymeti, hayatın telaşı ve uçlara olan ilgimizden gözden kaçabiliyor.
🍿🍿🍿
Aslında sürekli arzu etmeden, var olanın keyfini doya doya çıkarmanın ne kadar kıymetli olduğunu anlatan bir film var karşınızda. Günümüzde yaşayan ama evinde televizyon, internet ve akıllı telefonu olmayan bir tuvalet işçisinin hayatına tanık oluyoruz. Kôji Yakusho’ya Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu ödülü getiren “Mükemmel Günler”, hızlı ve kaygılı yaşamlarımızda yavaşlarsak ne olacağı gerçeğini vuruyor suratımıza. Film boyunca büyük beklentilerim oldu; şimdi bir şeyler olacak, şu köşeden bir şeyler çıkacak diye bekledim. İşin aslı, biraz da sıkıldım! Sıradanlığı arka plana atan zihnim, gündelik yaşama ilişkin farkındalıkları ilk başlarda anlayamadı. Hirayama, günlük rutinlerine devam ederken kitap, müzik ve ağaç tutkusuna dair sahnelerin sıradanlığı büyüleyici hale geliyor. Birçok felsefi tartışmayı zaman zaman zihnine getirip soru işareti oluşturması filmin en çekici yanı bence. Bu sorulardan benim aklıma en çok takılanı: Her şeye sahip olduktan sonra mı her şeyden vazgeçeriz? Film devam ettikçe yeni kapılar açıyor; aksiyonu olmayan, neredeyse hiç diyaloğu olmayan, “eh işte” dedirten bir film, gündelik hayatı sorgulamanızı sağlıyor. İyi seyirler 🍿 🍿🍿
Mükemmel Günler

24
Şub