Yeşil Gözlü Canavar

img 3923

Yeşil Gözlü Canavar[1]

Kıskançlık: Hangi şemanın gölgesinde?

Klinik Psikolog Ogün TURGUT

Kıskançlık denildiğinde aklımıza genellikle romantik ilişkiler ya da birinin bizden bir adım önde olması gelir. Oysa bu duygu, hayatımızın en samimi anlarında-günlük telaşlar, kardeş rekabeti, hatta işyerindeki terfi hikayelerinde-sessizce varlığını hissettirir. Hepimizin ya kendisinde ya da yakın çevresinde “yeşil gözlü canavar”ın izlerinin gördüğü anlar olmuştur. Bu metafor, ilk kez William Shakespeare’in Othello adlı eserinde geçer. Shakespeare kıskançlığı şu sözlerle tanımlar: “Ah efendim, sakının kıskançlıktan! Kıskançlık, etiyle beslendiği avla oynayan, yeşil gözlü bir canavardır.”[1] Bu tanım, kıskançlığın hem başkasına hem de sahibine zarar verişi etkileyici biçimde betimler.

Yıllardır, “Seven kişi kıskanır mı, yoksa güven mi duyar?”, “Ne kadar kıskançlık sağlıklıdır*” soruları masalara yatırılır, kimileri kıskanılmayı sevildiğinin kanıtı sayarken kimileri de bu duygunun ilişkileri yıpratıp kopma noktasına getirdiğine tanıklık eder. Günlük yaşamın başrol duygularından kıskançlık duygusuna bir çapa vurup biraz eşelendiği zaman altından önceki ilişkide aldatılma öyküsü ya da bir yakının uğradığı sadakatsizliğe tanık olmak çıkabilir. Biraz daha derinleşip bir çapa daha vurulduğu zaman bir şemaya denk gelinebilir; Terkedilme, Duygusal Yoksunluk, Bağımlılık, Yüksek Standartlar, Kusurluluk vb. En derine, yeşil gözlü canavarın ilk dünyaya geldiği zamana kadar çapalandığında ise erken dönem temel duygusal ihtiyaçlar karşımıza çıkar. Bugün yaşamın neredeyse her alanında kalbin kan yerine kıskançlık pompalaması temel duygusal ihtiyaçlarımızın yeterince karşılanmaması sonucunda sevme kapasitesinin gelişmemesiyle ilişkilidir.

Bebek dünyaya geldiğinde tüm ihtiyaçları yalnızca anne tarafından karşılanır. Annenin memesi, bebeğin temel doyum kaynağıdır ve bu kaynak yalnızca fizyolojik değil, aynı zamanda duygusal doyumu da sağlar. Melanie Klein’a göre anne, bebeğin zihninde hem doyum sağlayan hem de yoksunluğa neden olan figürdür. Bu durum, bebeğin zihninde “iyi meme” ve “kötü meme” olarak bölünmüş nesne temsillerinin oluşmasına yol açar. Bebeğin bu bölünmüş temsillerinin yarattığı çelişkiyi tolere edip bütünleştirebilmesi, annenin hem olumlu hem de olumsuz yönlerini kabul edebilmesi, sevme kapasitesinin temellerini atan içsel bağın ilk kıvılcımını çakar. [2]

Bu kıvılcımın alevlenmesi, Sigmund Freud’un 1905 tarihli ‘Cinsel Üzerine Üç Deneme’ adlı eserinde ayrıntılarıyla tanımladığı ödipal çözümlemenin sağlıklı tamamlanmasıyla mümkün olur. Freud’a göre ödipal kompleks, çocuğun cinsel kimliği ve süperegonun inşasının temelini oluşturur, bu süreçte çocuk karşı cinsten ebeveyne duyduğu arzu ile aynı cinsten ebeveyne yönelik kıskançlık arasında çatışma yaşar. Bastırma ve özdeşim gibi savunma mekanizmaları aracılığıyla bu çatışma çözülür ve böylece sevme kapasitesinin son adımı atılmış olur. [3]

Sevme kapasitesi, hem kişinin kendisinde hem de başkasınanda iyi ve kötü yönleri bir arada taşıyabilmesi yani “bölme” savunmasını aşarak bütünlüklü nesne ilişkileri kurabilmesidir. Bu yalnızca birine duygusal olarak bağlanmak değil, aynı zamanda o kişiyi kendi bireyselliğiyle kabul etmeyi de kapsar. Bu sayede özne, yalnızca kendi ihtiyaçlarına değil, sevdiği kişinin varlığına, gereksinimlerine ve sınırlarına da yer açabilir. Sevme kapasitesi, sevmenin derinleşmesini ve kıskançlık, haset gibi erken dönem kişisel tarihimizden miras kalan yıkıcı duyguların dönüşmesini mümkün kılar.

Kıskançlık duygusu, şimdiki yaşamımıza zarar veriyorsa, geçmişin ihtiyacını bugün hala gideremediğimiz gösterir. Yukarıda değinildiği gibi, sevme kapasitesinin gelişmesi için gereken basamaklar her bireyde eksiksiz ilerlemez. Bu Şema Terapide tanımlanan beş temel duygusal ihtiyacın: (güvenli bağlanma, ihtiyaçların ve duyguların ifade özgürlüğü, gerçekçi sınırlar ve özdenetim, yeterlilik ve kimlik algısı, kendiliğindenlik ve oyun) zamanında yeterince karşılanmadığını gösterir. Bu evrensel temel duygusal ihtiyaçların birinin ya da birkaçının karşılanmamış olması kişide temel uyumsuz şemaları oluşturur. Bu bağlamda kıskançlık, yalnızca anlık bir duygusal tepki değil, daha derin ve yapısal bir bozukluğun, uyumsuz bir şemanın işareti olarak görülebilir. Kıskançlık, aslında şemaya karşı verilen bir savaştır.

Bebeklik ve ilk çocuklukta, diğerlerine güvenli bağlanma ihtiyacının karşılanmaması yani bakım verenlerle tutarlı, sıcak ve duyarlı bir ilişkinin kurulamaması; kişinin sevildiğini, güvende olduğunu ve değersiz olmadığını hissetmesini engeller. Bu da bireyde sevme kapasitesinin gelişmesini sekteye uğratır. Örneğin, Terkedilme şemasının bir başaçıkma tepkisi olarak kişi, eşini gün için defalarca arayıp ondan sürekli haber alma ihtiyacı duyabilir, ya da Duygusal Yoksunluk şemasının aşırı telafisiyle, eşinin başka birine gülümsemesini tehdit gibi algılayıp yalnızca kendisiyle ilgilenmesini talep edebilir. Bu tür davranışlar kıskançlık gibi görünse de aslında daha derinlerde yatan karşılanmamış duygusal ihtiyaçların oluşturduğu uyumsuz şemaların dışavurumlarıdır. Her kıskançlık duygusu, bir şemanın gölgesinde filizlenir. Ve her şema, yeterince giderilmeyen erken dönem duygusal ihtiyaçların izlerini taşır.

Seven insan kıskanır mı? Elbette kıskanır ve bu sevmenin belirtisidir ama burada asıl belirleyici olan, bu duygunun ne yoğunlukta ve nasıl yaşandığıdır. Çorbayı lezzetli kılan da içilmez duruma getiren de tuzdur. Kıskançlık da tıpkı tuz gibidir, dozunda olduğunda ilişkiye tat katar ama kontrolsüzce yaşandığında onu boğar. ‘Yeşil Gözlü Canavar’ bazen bizi birbirimize daha çok yaklaştırırken bazen ilişkileri tutsaklığı altına alabilir. Sevdiğimiz kişinin başka birine ilgi duymasından ya da bizi terketmesinden korkarız. Bu korku, sevmenin doğal bir parçası gibi görünür. Ancak bu noktada sevme kapasitesi devreye girer. Sevme kapasitesi, yalnızca sevmeyi değil; sevdiklerimizin ayrı bir birey olduğunu kabul etmeyi, onları kontrol etmeden sevebilmeyi, kendi duygularımızla baş edebilmeyi içerir. Gerçekten sevebilen biri kıskanabilir ama bu kıskançlık, diğerinin özgürlüğünü tehdit edecek kadar yıkıcı değil, bağ kurmayı derinleştirecek kadar olgundur. Yani kıskançlık, sevmenin belirtisi olabilir ama nasıl sevdiğimiz, kıskandığımızda ne yaptığımızla ortaya çıkar. Kıskançlığın varlığı değil; onunla ne yaptığımız sevme kapasitemizin aynasıdır.

İlişkinin her iki tarafın da birbirini çok fazla kıskanması ve artık kıskançlığın ilişkinin neredeyse tek egemen duygusu durumuna gelmesi her iki bireyin de sevme kapasitesinin yeterince gelişmediğini gösterebilir. Bu tür ilişkiler kişilere çoğu zaman oldukça normal gelir. Çünkü sevme kapasitesini gelişmemiş olması, bireyin karşısındakinin bağımsızlığına, diğer ilişkilerine ve öznelliğine tahammül edememesine yol açar. Bu durum, insan ilişkilerinde uzun zamandır süregelen bir tartışmayı da beraberinde getirir. Sevme kapasitesi olanlara olmayanların sesi şöyle yükselebilir: “Sen arkadaşlarıyla tatile gitmesine nasıl izin verdin?” ya da “Benim kız arkadaşımla erkek sinek bile sohbet edemez.” Aşırı kıskançlık gösteren bir tarafla, bu tepkilere anlam veremeyen diğer tarafın yer aldığı ilişkiler de sıkça karşımıza çıkar. Bu durum, bir tarafın sevme kapasitesinin gelişmiş, diğer tarafın daha sınırlı olduğunu gösterebilir.

Yeşil Gözlü Canavar’ın hayatınızı esaret altına almadan, zaman zaman kıyıdan görünen, sonra usulca çekilen, ilişkiyi boğmak yerine sınırları yumuşakça işaret eden bir duyguya dönüşmesi dileğiyle.

Not: İyi Hissetmek Dergisi Kıskançlık ve Haset konulu sayısında yayınlanan yazımdır.

Kaynakça

1-William Shakespeare- “Othello”, çev. Özdemir Nutku, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2008. (Yeşil Gözlü Canavar, Othello adlı oyunun 3. perde 3.sahnesinde Iago karakteri tarafından kullanılır: “Ah efendim, sakının kıskançlıktan! Kıskançlık, etiyle beslendiği avla oynayan, yeşil gözlü bir canavardır.”)

2-Sigmund Freud- “Cinsellik Üzerine Üç Deneme”, çev. Selçuk Budak, Öteki Yayınevi, 2017.

3- Melanie Klein- “Haset ve Şükran”, çev. Orhan Koçak, Yavuz Erten, Metis Yayınları, 1999.