Freud’un Son Seansı
“Freud’un Son Seansı”, psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’un yaşamının son günlerinde geçen kurgusal bir buluşmayı merkezine alıyor. Kurgusal olmasının sebebi, Freud’u bu dönemde Oxford’lu genç bir bilim insanının ziyaret etmiş olması ancak bu kişinin kim olduğunun bugün bile bilinmemesidir. Birçok kaynak, bu ismin C. S. Lewis olabileceğini öne sürüyor.
Film, Freud ile Oxford’lu teolog C. S. Lewis arasında kurulan hayali bir diyalog üzerinden; inanç ile akıl, bilim ile maneviyat, ölüm korkusu ile yaşam tutkusu arasındaki insana özgü çatışmaları derinlemesine sorguluyor. Bu yönüyle film, yalnızca iki düşünürün fikir alışverişi değil, aynı zamanda insan zihninin sınırlarını aralayan bir terapi odası gibi işliyor.
Hikâye ilerledikçe Freud’un yalnızca düşünsel değil, insani yönünü de görüyoruz. Yaşlı bir terapistin kendi ölümlülüğüyle yüzleşmesi oldukça çarpıcı biçimde sahnelenmiş. Bazen kibirli ve yalnızca kendi doğrularını savunan bir kuramcı olarak, bazen de vefat eden torununun yasını tutan bir dede olarak karşımıza çıkıyor.
Freud, filmde uzun bir entelektüel ve bedensel mücadeleden geçerek bugüne gelmiş bir figür olarak resmediliyor. Şiddetli ağrıları ve çene kanseriyle yaşamayı sürdürürken bile düşünmekten vazgeçmeyen, ölüm karşısında dahi zihinsel berraklığını korumaya çalışan bir analist portresi çiziliyor.
Freud’un kızı Anna ile olan ilişkisi de psikanaliz tarihinde sıkça tartışılan bir konu olmuştur. Filmde bu ilişkiye dair sorgulamalara da yer veriliyor.
“Freud’un Son Seansı”, aslında insanın kendi içinde hiç bitmeyen bir seansın temsili gibi; yaşam, inanç, korku ve anlam üzerine süregelen içsel konuşmaların sinematografik bir yansıması.
— “İnsanlığa iki kelimem var: Büyü artık!”
Herkese iyi seyirler:)
